1. YAZARLAR

  2. Kemal Kamburoğlu

  3. Montrö ve bildiri meselesi
Kemal Kamburoğlu

Kemal Kamburoğlu

HAYATIN NABZI
Yazarın Tüm Yazıları >

Montrö ve bildiri meselesi

A+A-

Baştan şunun altını çizerek başlayalım; Emekli Amirallerin gece yarısı bir bildiri yayınlamaları doğru olmamıştır, yanlıştır. Bu ülke darbelerden çok çekmiş bir ülkedir. O nedenle gece yarısı bildirilerine karşı ciddi bir hassasiyet vardır ve olması da doğaldır. En son olarak da lanet FETÖ darbe girişimini yaşamış, 257 vatan evladımızı şehit vermişizdir. Hiçbirimiz bir vatandaş olarak bir darbeyi asla ve kata kabul edemeyiz ve her türlü lanet darbenin veya girişiminin karşısında durmamız da bir vatandaşlık borcumuzdur. Askeri stratejide temel kurallardan biri kuvvet, zaman ve mekân prensibidir. Bu işin eğitimini almış emekli amirallerin zaman ve mekân prensibinde açık ve ciddi yanlış yaptıkları nettir. Anayasanın 26'ncı maddesine uygun olarak her vatandaş bireysel veya toplu olarak suç unsuru içermeyecek biçimde her konuda görüşünü açıklamakta özgürdür. Lakin bu açıklama şöyle olsaydı sanırız kimse bir şey demezdi; örneğin hafta içinde bir öğleden sonra 10-20 Emekli Amiral basına haber verip bir otelin salonunda gazetecileri misafir ederek uzun bir basın açıklaması yapabilir, düşüncelerini açıklayabilir, gazetecilerin sorularını cevaplayabilirlerdi. Netice itibariyle Emekli Amiraller zamanda ve mekânda yanlış bir iş yapmışlardır, en hafif tabiri ile hiç doğru ve şık bulmadığımızın altını çizelim. Bildiriyi imzalayan emekli amirallerin hain FETÖ kalkışmasında kiminin fiilen kiminin de ruhen darbeye karşı koyduklarını hatırladığımızda ise sözkonusu bildirinin bir darbe çağrışımı niyeti ile değil de Montrö'nün olmaması durumunda Karadeniz'de sulhun elden gideceğini ve TSK'ya tarikatların girmesi halinde de benzer tür FETÖ kalkışmaları ile tekrar karşılaşılabileceğine dair endişelerini vurgulamaya ve uyarmaya çalıştıkları izlenimini edindik. Montrö meselesine girersek öncelikle bu ülkenin hiçbir evladının ülkenin milli menfaatlerine aykırı bir karar almayacağına olan inancımızı yinelemek isteriz. Montrö bu ülkenin en önemli sigortalarından biridir ve Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'da Pazartesi günü yaptığı konuşmada iyi bir üslup ile bunun altını çizmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız yaptığı açıklamada; "Boğazların statüsüyle ilgili sorunların çözümü sonraki yıllara bırakılmıştır. 1936 yılında boğazlarla ilgisi olmayan devletlerle Montrö sözleşmesini imzaladık. Dönemin şartlarında önemli bir kazanımdır. Boğazlardaki gemi trafiğinin yer yer seyir trafiğini tehdit edecek olması da meselenin ayrı boyutudur. Daha iyisi için imkân bulana kadar bu sözleşmeye devam ediyoruz. Bu sözleşmeyle ilgili diplomaside medyada birçok görüş ortaya konulmuştur. Bugün de sözleşme tüm boyutlarıyla tartışmaya devam etmektedir. Hiç kimse akademideki, medyadaki tartışmalar sebebiyle kimsenin yakasına yapışmamış, meseleyi farklı mecralara çekmeye çalışmamıştır. Fakat önceki gece yayınlanan bu bildiri bu kapsam dışındadır. Türkiye, Kanal İstanbul sayesinde İstanbul Boğazı'ndaki ağır deniz trafiği yükünü hafifletirken, Montrö'deki sınırlamaların dışında tamamen kendi egemenliğinde bir alternatife de kavuşmuş olacaktır. Bu, bizim egemenlik mücadelemizdir. Peki, biz şu anda İstanbul Boğazı'nda egemen miyiz? Maalesef..." Görüldüğü gibi Montrö'den vazgeçmek gibi bir durum sözkonusu değildir. İleride daha iyisi için imkân bulana kadar bu sözleşmeye bağlı kaldığımızı zaten Sayın Cumhurbaşkanımız ifade ediyor. Montrö'den evvel Lozan'daki koşullar nedeniyle Türkiye, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının 20 km. sağında solunda Türk Askeri bulunduramıyordu. Montrö anlaşması ile bu durum ortadan kalkmış ve Türk Devleti tüm alana egemen olmuştur. Bu önemlidir. Peki, Montrö neden bu kadar gündemdedir? Bu sorunun cevabı Karadeniz'de oynanan uluslararası büyük satrancın hamleleri içindedir. Emperyal Güç ABD, 2030'a kadar Ortadoğu'da ve Karadeniz havzasında amaçlarına ulaşıp işini bitirmek ve 2030'dan sonra önündeki en büyük karşıt güç olan Çin'i kontrol altına almak amacıyla kuvvetlerini Pasifik'e kaydırmak mecburiyetini hissediyor. Uluslararası stratejik hedeflere bir anda varılmaz, her taş özenle yerleştirilmek, her ilmek kanaviçe işler gibi teker teker atılmak zorundadır ve bu uzun bir hazırlık sürecini içerir. 24 Temmuz 2020'de ABD Büyükelçiliği şöyle bir mesaj yazıyor; "Çok sayıda ortak ve dost ülke, Karadeniz'deki Exercise Sea Breeze adlı tatbikatta birlikte yer aldı. Tüm bu milletlerin, 'Karadeniz'in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla' 20'si gerçekleştirilen tatbikatta bir araya geldiğini görmek son derece etkileyicidir." Yani ABD, Karadeniz'e girmek istiyor ve dünyada donanmasını gösteremediği tek deniz Karadeniz. ABD biliyor ki Karadeniz'de donanması olmadıkça Rusya'yı kontrol ederek çevrelemesi mümkün değil. Ancak ABD bir an önce sonuca gitmek istiyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin Yunanistan ağırlıklı olarak bölgede askeri yığınak ve tatbikatlar yapması; Boğazlar ve Rusya'ya yönelik bir hamle/gözdağı olarak değerlendiriliyor. ABD Başkanı Biden'ın, Rusya devlet başkanı Putin'i "katil" olarak nitelemesinin hemen ardından, Ukrayna doğusunda yer alan Donbass bölgesinden "sınır çatışması" haberleri gelmeye başladı. Karadeniz bölgesinde tarihsel bir dönüşüm var ve adeta bir final yaklaşıyor.

ABD ve AB, NATO çerçevesinde oluşturduğu Trans-Atlantik ittifakına karşı Rusya'nın Çin ile oluşturduğu Pasifik ittifakı gittikçe güçleniyor ve aralarındaki ticarette Doları kullanmaktan vazgeçmeleri ABD için en büyük tehdidi oluşturuyor. Çünkü bu yol ile Yuan'ın küresel rezerv para olmasının yolunun açılması sözkonusudur ve bu ABD için en büyük felaket olur. İşte bu nedenle ABD, Rusya'yı çevrelemek çabasındadır. Karadeniz'de bu çevrelemenin kilitli kapısıdır. Montrö burada önem kazanmakta ve "ABD donanmasının Karadeniz'e girmesine izin vermemektedir." Montrö'ye göre "Ticari gemiler için yasal yük taşıdıkları sürece hiçbir kısıtlama yoktur. Ama savaş gemilerine gelince; barış zamanında Karadeniz'de kıyısı olmayan devletler (ABD, İngiltere gibi) Boğazlar'dan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek 'toplam tonajı' 15.000 tonu aşmayacaktır. Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç devlet, bu denize insani bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz. Savaş zamanında ise tüm inisiyatif Türkiye'nin elindedir. Genel Hükümler bölümünde ise; Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır. Türk Hükümeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır." İşte ABD'nin bütün derdi 15.000 tonun üstünde bir savaş gemisi yani bir kruvazör, bir destroyer daha önemlisi Karadeniz'e bir uçak gemisi sokamayışıdır. Problemin düğüm noktası da burasıdır. Altını çizerek söyleyelim ki; ABD'nin örneğin 6'ncı Filosunu Karadeniz'e sokması demek sütliman olan Karadeniz'in bir anda barut fıçısına dönmesi demektir. Böyle bir durumda Türkiye'nin de huzurunun kaçması muhakkaktır. Biz devletimizi yönetenlerin bu konuda çok hassas olacağına hiç kuşku duymuyoruz.

                           

Bu yazı toplam 363 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar