1. YAZARLAR

  2. Kemal Kamburoğlu

  3. Deprem gerçeği ile yaşamak
Kemal Kamburoğlu

Kemal Kamburoğlu

HAYATIN NABZI
Yazarın Tüm Yazıları >

Deprem gerçeği ile yaşamak

A+A-

Elazığ ve Malatya'da olan deprem ile 41 insanımız hayatını kaybetti, 1600 civarında insanımız da yaralandı. Yüzlerce ev yıkıldı. Hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza da acil şifalar diliyoruz. Her büyük afette olduğu gibi asil milletimiz bu depremde de el birliği ile depremzedelerin yaralarını sardı ve onlara şifa olmaya çalıştı. Dinimizin buyurduğu gibi kadere inanırız. Lakin yine dinimizin buyurduğu gibi Yüce Rabbimizin bize ihsan ettiği akla da inanırız. Akıl ne der ise onun söylediklerini yapmamız gerektiğine de inanırız. Ülkemiz coğrafyası deprem kuşakları üzerinde bir coğrafya. O zaman bizim akıl ile düşünmemiz gereken bir deprem olduğunda ben ne yapmalıyım ki bu afetten en az hasarla çıkabileyim? En az can kaybı ile hatta hiç can kaybı vermeden çıkabilmem için neler yapmalıyım?

Toplumda yerleri yok

Türkiye 1999'da tarihinin en büyük ikinci depremini yaşadı. Yıkım açısından da en büyük depremini denebilir. Atalarımızın bir sözü vardır; bir musibet bin nasihatten evladır derler. Biz o büyük musibeti yaşamamıza rağmen demek ki yeterince ders alamamışız ki birkaç gün önce yine 41 insanımızı kaybettik. 1999 depreminin sembol yüzü rahmetli Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara'nın (Deprem Dede) slogan olan bir sözü vardı; "deprem öldürmez, bina öldürür." Gördük ki 41 insanımızı yine bina öldürdü. Elazığ ve Malatya'da yıkılan binaların içinde 1999 sonrası yapılan binalar olduğunu gördük. Türkiye'nin "bir kısım hırsız müteahhit ve bir kısım rüşvetçi bürokrasi" kavramını tarihe gömmeden bu işi halletmesi zor görünüyor. Bunun iki yolla önlenmesi mümkündür; birincisi affı asla olmayacak ağır cezalar uygulanarak, diğeri ve kesin esas olanı eğitim ile. Depremde insanların ölmesini istemiyorsak eğitimli (sadece öğrenimli değil) bir toplum oluşturmak zorundayız. Eğitimli toplum hem yasalardan çekinecek, hem yasalara saygılı olup yasaların istediğini yapacak hem de en önemlisi "vicdanlı" olacak. Bireyin yaptığı yanlış önce kendi vicdanını rahatsız edecek ve onu suç işlemekten alıkoyacak. O zaman bir kısım hırsız müteahhitler ve bir kısım rüşvetçi bürokrasi toplumda kendine yer bulamayacak. Toplumun büyük çoğunluğu bu düzeye geldiğinde insanlar satın aldıkları evleri, onların yapılışını, evlerin oturduğu zemini de sorgulayacaklardır. Ucuz da olsa ölmemek için o binaları almayacaklar.

Ağacın boyunu geçmeyin!

Bugün teknoloji akıl almaz bir hızla gelişiyor. Adam bina yapıyor, akıllı bina, müthiş teknoloji kullanılmış ve gerçekten çok sağlam. Ama binayı alüvyon zemin üzerine yapıyor. Bina çok sağlam bir şişe gibi ama şişenin altı "jöle". 7'nin üzerinde 7.2, 7.5 gibi bir depremde şişe kırılıp yerlere dağılmayacak belki ama olduğu gibi yana yatacak. Neden? Çünkü altı jöle gibi. E, oraya 25, 30, 50 katlı bina yapma be kardeşim. Alan insanlar da almayın be kardeşim. Başta Avrupa olmak üzere gelişmiş bütün ülkelerin tercihi yatay mimari yönünde. Yani dört katlı binalar. İnsanların ayağını topraktan kesmemeye çalışıyorlar. Eskiler hep derdi; evin yüksekliği ağacın boyunu geçmemeli diye. Boşuna söylemiyorlardı bunu. Türkiye'de de büyükşehirlerde sürekli gökdelenler yapılıyor, hepsi ucube yapılar. Siyah camlı filan. Hiçbir mimari estetiği yok. Millet gidiyor bir de buralardan milyon dolarlarla konut, ofis filan alıyorlar. Hâlbuki Türkiye'nin üçte ikisi deprem tehdidi altında. Ancak sürekli de bir gelişme var dünyada. Bu gelişme öyle hale geldi ki, insanoğlu da kendi sonunu hazırlar duruma geldi. Doğayı yok eder hale geldik. Doğa kendine karşı yapılan hatayı asla affetmez. Bakıyoruz denizler dolduruluyor, sahil şeritleri 1-2 km. denizin içine giriyor ve buralara yapılar oturtuluyor. Sonrası bir depremde hepsi denizin içinde. Deniz çekip alıyor. Örnek; Gölcük'te denizin dibine giren binalar. Doğa insanların bakış açısını felaketlerle değiştiriyor.

Aklımızı kullanalım

Bireysel harcamalarda bakmak lazım bir şey alırken; o ihtiyaç mı yoksa istek mi? Çok lüks arabaya binilmesin, 20 takım elbise almayalım ama eğitime kaynak ayıralım. Doktora, hastaneye, okula ihtiyaç var ama çok lüks bir cipe 20 takım elbiseye ihtiyaç yok. Kamu için de bu durum geçerlidir. Dünyada AR-GE'ye en az pay ayıran ülkelerden biriyiz. Bunun artırılması gerekir. Öte yandan toplum olarak hayat tarzımızı da değiştirmek zorundayız. Şehirlere olan insan akını şehirleri yaşanmaz hale getirdiği, tarımımızı yok ettiği gibi depremlerde de büyük riskleri beraberinde getiriyor. Bugün İstanbul gibi bir metropolde deprem sonrası kişi başı yaşam alanı 0,33 m2. Hâlbuki bunun 3,3 m2 olması gerekiyor. Yani onda bir alana sahip. Kapitalist sistemde kentler kapitalizmin kaleleri konumundadır. Tüketimin ağırlığı kentlerde yüksektir. Kırsalda insanlar kendi ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü kendileri üretirler. Ama kentlerde durum bunun tersidir. Toplumlarda insanlar arası mesafeyi daraltırsak kentler büyür. Dünyada aşırı tüketim de kentlerde oluşur. Üst düzey eğitimli bireyler artık kentlerin periferinde yaşıyor. Kentlerin kaynakları da zaten kısıtlıdır. Sadece kentsel dönüşümler yapmak depremde insanlarımızı kaybetmemizi önlemez. Kentlerdeki kısıtlı kaynaklara karşın bireylerin deprem ile ilgili eğitimlerini de artırmak gereklidir. Öte yandan kentlerdeki toplanma alanları meselesi de önemli bir sorundur. Toplanma alanları ne yazık ki özellikle büyük metropollerde ya inşaat alanı ya da otopark haline gelmiş durumda. Hâlbuki toplanma alanı bir çayır çimen değildir. Orada ilk süreler için yeme, içme, haberleşme gibi bazı servislerin verilmesi gerekir.

Bir diğer önemli nokta da milletimiz Elazığ-Malatya depreminin yaralarını bir-iki gün içinde sarmaya başladı. Ama Allah korusun beklenen İstanbul depreminde Türkiye ne yapacak? Zira İstanbul, Türkiye'nin bütün ekonomisinin can damarı. Elazığ-Malatya'daki nüfus sayısı bile İstanbul'un iki ilçesi kadar. Uzmanların hesaplarına göre bir İstanbul depreminde ekonominin kaybının 120 milyar dolardan aşağı olmayacağı ifade ediliyor. Bu durumda yapılacak çalışmaların hem can kaybını hem de ekonomik kayıpları minimuma indirecek çalışmalar olması gerekir. Velhasılı kelam, Allah korusun büyük bir depremde tüm kayıpları minimuma indirmek için devlet bürokrasisi ile bilim insanları, sivil toplum örgütleri bir araya gelip bir an önce kolları sıvamak ve depremden korunmanın tüm koşullarını mümkün olduğu kadar hızlı biçimde hayata geçirmek zorundadırlar. Dedik ya; ülkemiz bir deprem ülkesi ve biz de Japonlar gibi depremde ölmemek istiyoruz. Önce aklımızı kullanalım, sonrasında kader diyelim.

Bu yazı toplam 447 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar