1. YAZARLAR

  2. Kemal Kamburoğlu

  3. Deprem gerçeği
Kemal Kamburoğlu

Kemal Kamburoğlu

HAYATIN NABZI
Yazarın Tüm Yazıları >

Deprem gerçeği

A+A-

17 Ağustos 1999 depreminin üstünden yirmi koca yıl geçti. 7.4 büyüklüğündeki korkunç deprem Marmara Bölgemizin büyük bir bölümünü adeta yerle bir etti. Resmî rakamlara göre 35 bin insanımız hayatını kaybetti bu korkunç depremde. Bu acı ile birlikte binlerce bina da yerle bir oldu ve deprem ülkeye milyarlarca dolarlık da bir zarar verdi. 2001 krizinin önemli tetikleyicilerinin başında da 1999 depremi gelir desek yanlış olmaz herhalde.

Deprem felaketlerin içinde en korkunç olanıdır. Büyük bir yangından, büyük bir sel baskınından bir biçimde kurtulma imkânı bulunabilir belki ama depremden kurtuluş özellikle de gece yarısı uykuda gelen bir depremden kurtulma imkânı çok ama çok zayıftır. Tabii hangi şartlarda? Burada cevap yıllar önce rahmetli Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara hoca tarafından verilmişti; "Deprem öldürmez, bina öldürür." Yani eğer oturulan bina çürükse depremden kurtulma olasılığı hemen hemen yok gibidir. Türkiye'de son 40 yıl içinde ne yazık ki etik değerler büyük bir erozyona uğradı. Her şey sadece ve sadece para kazanmaya endekslendi. Başta medya olmak üzere bütün algı enstrümanları ile milletimizin zihnine paranın en kıymetli değer olduğu işlendi. Hatta büyük paralara sahip olmak için daha önce toplumda ayıp sayılan, irdelenen hatta aşağılanan tutum ve davranışlar yenidünya düzeninin bir gereği imişcesine topluma sunuldu. Örneğin 50 yıl evvel gayrimeşru çocuk sahibi olmak hem bir genç kız için hem de o kızın ailesi için çok büyük bir utanç kaynağı ve yüzkarası olarak değerlendirilirken 40 yılda uğranılan dejenerasyonla böylesi bir durum toplum tarafından normal bir hâl olarak algılanmaya başlandı. Hatta ANAP döneminde bu kabullenme ile ilgili yasal düzenlemeler bile yapıldı. Yine her gün bir başka adamla birlikte olan hafif kadınlar toplumda hanımefendi statüsüne sokuldu, itibar gördü ve bir kısmı da sanatçı kisvesi altında ekranların vazgeçilmezleri arasında yer alarak topluma rol model görevi üstlendiler. 40 yıl evvel bulundukları durumdan utandıkları için toplum içinde fazla görülmeyen müptezel tipler toplum hayatının normal unsurları sayıldılar.

 Verilen sözü tutmamak, onu bunu dolandırarak geçinmek, devleti tokatlamak bireylere işbilirlik olarak enjekte edildi. Selçuk Parsadan olayını birçok kişi hatırlar. Üstelik tüm bunlar AB'ye giriyoruz masalının örtüsü altında yapıldı. Hâlbuki gördüğümüz üzere birçok AB ülkesinde değerlere bağlı insanların sayısı büyük çoğunluktadır. Ama bize bunun tersini yutturdular. Çünkü değerlerimizi kaybetmemiz onların çıkarlarına uygun geliyordu.

 İşte böylesi değerler erozyonuna uğramış bir ülkede her kesimde olduğu gibi inşaat sektöründe de değerlerini paraya endekslemiş bir kısım müteahhitler, mühendisler, kontrolör durumundaki memurlar olabildi. Burada etik değerleri yüksek olan, işini namuslu biçimde ve en iyi şekilde yapan müteahhitlerimizi, mühendislerimizi, işçilerimizi ve kontrolden sorumlu kamu görevlilerini ayrı tutar, tenzih ederiz. Onlar bu yazılanların dışındadırlar ve işlerini iyi yaptıkları için onlara teşekkür ederiz. Sözümüz inşaatın demirini çalan, ucuz olsun diye dere kumu yerine deniz kumu kullanan ve bunu da yıkamadan kullanan, çimentodan çalan, ucuz malzeme kullanan kişileredir. Allahtan birkaç yıl önce çıkan yasalar nedeniyle şimdi inşaatlar çok ciddi bir denetime tabi tutuluyor. Ruhsat alabilmeleri için birçok sağlamlık testinden geçiyorlar. Buna karşın ülkemizde 40-50 yıl içinde yapılmış depreme dayanıksız birçok yapının olduğu da aşikârdır. Haber bültenlerinde çöken yapıları, kolonları patlayan binaları sıkça izliyoruz. Bu yaz bir yere bir sel geldi, gördük ki müteahhidin birinin 20 sene önce yaptığı yazlık bir sitede bir evin temeli selden oyulmuş. Tabii hemen yaptılar, onardılar ama neye yarar? 

Sorun zihniyette

Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke. Ne yapalım, evimiz burası coğrafyayı değiştiremeyiz. O halde o coğrafyanın istediği koşulları yerine getirmek zorundayız. Doğanın bir kuralı vardır, siz doğadan onun istemediği bir biçimde alırsanız gün gelir doğa sizden o aldığınızı fazlası ile geri alır. Örneğin uygun şartları gerçekleştirmeden, uyduruk biçimde denizi doldurur, üzerine de blokları dikerseniz bir depremde deniz o blokları hap gibi yutar. Türkiye'de depreme dayanıklı olmayan önemli bir miktarda yapı stoku olduğu ifade ediliyor. Lakin bizde ciddi bir bilgi yanlışlığı da mevcut. Bina eski ise depreme dayanıklı değildir gibi abuk subuk bir anlayış var. O zaman sormak lazım Avrupa'da yüzlerce şehirde yüzlerce yıllık on binlerce bina var. Onlar neden depremde yıkılmıyor? Ülkemizde de Mimar Sinan'ın yaptığı muhteşem eserlerden tutun da depremde en küçük bir zarar bile görmeyen 150-200 yıllık onlarca bina var. Onlara neden bir şey olmuyor? Demek ki binanın eski olması değil çürük ve eksik malzeme ile yapılmış olması yıkılmasına sebep oluyormuş. Eksiksiz ve iyi kaliteli malzeme ile sağlam biçimde yapılan bir bina sağlam bir zemin üzerine de oturtulmuşsa kaç yaşında olursa olsun kolay kolay yıkılmaz.

İzmir metrosu yapılırken bir metro istasyonunda Japon firmasının çalışmasını izlemiştik. Adamlar duvarları battaniye gibi bir örtü ile kaplıyorlardı. Merak ettik, gittik sorduk bu nedir diye. Meğer o battaniyeye benzettiğimiz şey saç kılından ince ama muazzam dayanıklı çelik tellerle örülmüş hasırlarmış. Dediler ki; bu malzeme bu istasyonun 10 şiddetindeki bir depreme dayanması için kullanılıyor. Kısacası iyi malzeme, ileri teknoloji yeterince kullanıldığında depremin vereceği zarar minimuma indirilebiliyor. Japonlar bu işin üstesinden gelmişler. Sorun depremde değil sorun zihniyettedir. Deprem Dede diyordu ya "Deprem öldürmez, bina öldürür." diye. Allah milletimizi başta deprem olmak üzere her türlü afetten korusun. 

Bu yazı toplam 271 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar