1. YAZARLAR

  2. Harun A. Altuntaş

  3. Atatürk, hilafet, tarikat ve cemaat
Harun A. Altuntaş

Harun A. Altuntaş

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Atatürk, hilafet, tarikat ve cemaat

A+A-

Eski AKP milletvekili, Star gazetesi yazarı Resul Tosun, "Cemaatler ve tarikatlar" başlıklı yazısıyla istediği "anayasanın önsözü yeniden yazılmalı, 174. madde gözden geçirilmeli, 2. madde ıslah edilmeli ve dini cemaatleri kontrol edecek bir kurula anayasal statü kazandırılmalı" sözlerin için acaba Mustafa Kemal Atatürk'ün görüşü ne? Mustafa Kemal Atatürk özellikle Nutuk'ta, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkan Şükrü Hoca ve arkadaşlarına karşı, din, halifelik ve dini anlama konusunda Nutuk'ta şunları ifade ediyor:

"Halife ismindeki hükümdar, dünya yüzündeki üç yüz milyon ehli İslâm arasında adaleti devamlı kılacak, kamu haklarını gözetecek, emniyet ve asayişi ihlal edecek hadiselere mâni olacak, ehl-i İslâma başka ümmetler tara­fından yapılması muhtemel tecavüzlere set çekecekti. İslâm camiasının iyi­leşmesini temine hizmet edecek medeniyet ve imar vasıtalarını hazırlamakla mükellef bulunacaktı.

Muhterem efendiler, bu kadar cahil ve cihanın ahval ve hakikatlerinden bu derece habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin milletimizi aldatmak için İslâm hükümleri diye yayımladıkları safsataların esasen tekrara değeri yoktur. Fa­kat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi milletlerin cehaletinden ve taassubundan istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi maksat ve men­faat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulu­nanların dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizim bu zeminde söz söylememiz ihtiyacını, ne yazık ki, henüz ortadan kaldırmıyor. İnsanlıkta din hak­kındaki hisler ve bilgiler her türlü hurafelerden sıyrılarak hakiki ilim ve fenlerin nurlarıyla saf ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörle­rine her yerde tesadüf olunacaktır.

Şükrü Hocaların ne kadar manasız, mantıksız ve icra kabiliyetinden mah­rum fikir ve hükümler savurduklarını anlamamak için, cidden Hoca Efendi gibi Allahlık denilen mahlûkattan olmak lâzımdır.

Halife ve hilafetin sultasının, onların dediği gibi, bütün dünya Müslümanlarını kapsaması lâzım gelince, bütün mevcudiyetini ve kuvvet kaynaklarını ha­lifenin emir ve yasaklarına hasretmekle Türkiye halkının omuzlarına yüklene­cek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek lâzım gelmez miydi?

Onların ileri sürdükleri icaplara ve hükümlere göre, halife namında hü­kümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir (Suudi Arabistan'ın güneyi), Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısaca dünyanın her tarafındaki İslâmların ve İslâm memleketlerinin işlerinde söz sahibi olacaktı.

Bu hayalin hiçbir vakit tahakkuk etmemiş olduğu malumdur. İslâm cema­atlerinin birbirinden tamamen ayrı maksatlarla ayrıldıkları, Emevîlerin Endü­lüs'te, Alevîlerin Mağrip'te, Fatımilerin Mısır'da, Abbasilerin Bağdat'ta birer hilafet, yani saltanat kurdukları ve hatta Endülüs'te her bin kişilik bir cemaatin 'bir emirülmüminini ile bir minberi' olduğu Hoca Şükrü imzalı kitap­çıkta dahi zikrolunmaktadır."

'Tekkeler ve zaviyeler birer hurafe merkezi idi'

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta daha sonra tekkeler ve zaviyelerin kapatılmasına dair de şöyle der:

"Efendiler, tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlar­la şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük ve türbedarlık vb. gibi birtakım unvanların yasaklanması ve ilgası da Takrir-i Sükûn Kanunu devrinde yapılmıştır. Bu husustaki icraat ve tatbikat, toplumumuzun hurafeperest, ilkel bir kavim olmadığını göstermek bakımından ne kadar elzem idi, bu, takdir olunur.

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara ta­lih ve hayatlarını emniyet eden insanlardan meydana gelen bir kütleye, me­denî bir millet gözüyle bakılabilir mi? Milletimizin hakikî mahiyetini yanlış manada gösterebilen ve asırlarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve müesse­seler, Yeni Türkiye devletinde, Türk Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miy­di? Buna ehemmiyet vermemek, ilerleme ve yenileşme namına, en büyük ve telafi edilemez hata olmaz mıydı? İşte biz, Takrir-i Sükûn Kanunu'nun yürür­lükte olmasından istifade ettik ise, bu tarihî hatayı işlememek için, milletimi­zin alnını olduğu gibi açık ve pak göstermek için, milletimizin mutaassıp ve Orta Çağ zihniyetinde olmadığını ispat etmek için istifade ettik."

Bu yazı toplam 2290 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar